Escobarista ile ‘İçindeki Baristayı Dışarı Çıkar’ | Motoruyla Yunanistan Seyahatine Çıkan Didem’in Bol Kahveli Gezi Notları

06/08/2018 0 Yorumlar

Yola çıkmak için doğru zaman ne zaman? Yolun seni çağırdığı an, en doğru zaman bence…
Motorla Yunanistan’a gitmek, özellikle İstanbul’da yaşayan birçok motor kullanıcısı için Kilyos’a gitmek gibi aslında. Yola çıkma isteğimi asıl besleyen; hem trekking yapan, hem de motora binen biri olarak, bu dünyaya daha fazla iz bırakma ve yaşayarak deneyimleme duygusu oldu hep.
Türkiye’de bir kadın olarak, motorla yalnız seyahat edebileceğim birçok noktaya gittim, yurtdışı deneyimi için ise; hep ‘gitmek için yola çıkmak’ yerine doğru zamanın beni çağırmasını bekledim. Bu sene uzun Türkiye rotalarından sonra ilk deneyim için 3 gün olarak hesapladığım Yunanistan rotası, bir anda Yunanistan’ın favori ve kısa mesafe yerlerinin haricinde, içinde farklı enerjiler barındıran Meteora’yı eklemem ile 9 günlük bir seyahat olarak şekillendi. Seyahatime sponsor olan Escobarista Türkiye ile birlikte oluşturduğumuz hikayemize başlamak için tüm hazırlıkları yaptıktan sonra geriye sadece 30 Eylül sabahı tekerleri döndürmek kaldı.
Yağmurun Türkiye çıkışına kadar beni takip edeceğini bilsem de, sabah 10 gibi çıktığım yolda Selanik’e varana kadar sis, şiddetli sağanak, özellikle Yunanistan girişindeki agresif rüzgar, 285 kilo olan motorumla birleşince beni oldukça zorladı. Selanik öncesi Kavala’ya akşam üzeri 17:30 gibi vardım. Her ne kadar tüm yol koşullarına hazırlıklı olsam da, şiddetli yağmurun botlarımdan içeri girmesini engelleyemediğimden, üşümüş bir şekilde vardığım Kavala’da motor yan çantamın içinde olan Escobarista’nın Türkiye’ye getirdiği Cafflano ile önce kahvemi çekip, sonra belki de 5 dakika içinde kendime özel yaptığım mis kokulu kahvenin ve yağmurlu Kavala’nın tadını çıkardım. Bir buçuk saatlik uzun bir dinlenme sonrasında hiç bilmediğim bir ülkede ilginç bir şekilde karanlıkta ve yağmur altında motor kullanmaktan çekinmeyerek Selanik’teki otelime vardım. Tüm seyahat içinde daha öncesinden rezervasyon yaptığım tek nokta olan Selanik’e akşam saat 10 gibi varabildiğimde ilk gün için doğru bir tercih yaptığıma emindim.

Seyahatin 2. günü önceliğim Selanik merkezdeki Atatürk’ün doğduğu eve gitmek ve sonrasında haritada yatay E seklinde görülen Halkidi’ye doğru yol almaktı. Halkidiki haritada çok da büyük gibi görünmeyen bir yarımada olsa da, Türkiye’ye yakın olan ucu Athos’a, oradaki manastır sebebiyle kadınların alınmadığını bildiğimden, ilk hedefim, Yeni Mudanya yolu olarak adlandırılan Türkiye’ye uzak bana yakın uzantısı ile başlamaktı.
Atatürk’ün evinin önüne geldiğimi anlayıp motoru durdurmam ile birlikte duvarda yer alan ‘Türk Milletinin Büyük Müceddidi ve Balkan Ittihadı’nın Muzahiri Gazi Mustafa Kemal bu evde dünyaya gelmiştir.’ yazısını okudum ve kaskımın içinde tutamadığım gözyaşlarım, içeri girip O’nun daha önce yürüdüğü, güldüğü, belki bahçesinde top oynadığı, koşup annesine sarıldığı o evin enerjisi ve daha sonra üst kattaki balmumu heykelini görünce en son Kaçkar Zirve’de hissettiğim o acayip duyguda buldular kendilerini. Türk Konsolosluğu’nun hemen yanında yer alan ev ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Bu sadece Türkler için mi bilemiyorum lakin içeri girdiğiniz herkesin gözünde aynı duyguyu görmek insani oldukça heyecanlandırıyor.

Halkidiki’ye doğru sürerken sezon sonu olması sebebiyle bir hareketlilik göremeyeceğimi biliyordum. Zaten tercihim de genelde bu yönde olduğundan, orman içi, bir tarafında denizi bir tarafında ormanı aldığım yolda ilerlerken, Kaybedenler Kulübü’ndeki kritik deniz sahnesinin benzerini görünce hemen motorumu durdurdum. Otelden çıkarken yanıma aldığım termostaki sıcak suyumla, Skala Fourkas Sahili’nde Handground ile taze kahvemi çekip, Americanpress ile açık olmayan kafelere selam gönderip, yaşadığım lükse şükrettim. Akşam üzeri fotoğraf çekip İzmir Kordon’dayım desem kimsenin aradaki farkı anlamayacağı Selanik şehir merkezinde (Aristotelous Square) yemeğimi yedikten sonra artık şehir trafiğinde motorlara her zaman öncelik verildiğini bilmenin rahatlığıyla havaalanına yakın olan otelime güvenli bir şekilde vardım.

Seyahatin 3. günü tekerimi, görmek için heyecanla beklediğim Meteora’ya doğru döndürdüm. Metero’ya doğru giderken birçok seyahatimde tercih ettiğim üzere ana yol yerine iç köy yollarından gittim ve risksiz keyifli virajlardan kıvrıla kıvrıla Meteora’ya vardım.
Meteora, Türkiye’de sanırım sadece Bafa Gölü’nde gördüğüm ve beni çok etkileyen jeolojik yapıya sahip bir yer, bölgenin ana adı Kalampaka olarak geçiyor. Fotoğraflardan beni az çok neyin beklediğini ve ‘havada asılı’ anlamına geldiğini bilsem de, vadi üzerinde ilerlerken tam karşımda yükselen devasa lakin bir o kadar da sanki törpülenip yuvarlaklaştırılmış gibi görünen kayalara karşı sürmek beni çok heyecanlandırdı. Bir taraftan gördüğüm harikulade görüntüden keyif alırken, bir taraftan da beni çağıran enerjiye bir an evvel kavuşmak istiyordum, ta ki Holy Tirinity Manastırı’nı uzaktan görene kadar. Motorumu park edip hemen motorumun yan çantasından bu sefer daha önceden çektiğim kahvemle, Cafflano Kompact’ın özellikle kampta kullanırken de rahat ettiğim hafifliği ve pratik kullanımı ile kahvemi yudumlayıp manzaranın tadını çıkarırken, yan tarafta fotoğraf çeken Japon turistlere de ikram ederek birkaç kare de fotoğrafımı çektirmiş oldum.
Havanın 1 saate kararacağını bildiğimden ara durak olarak seçtiğim Yanya’ya doğru hareket ettim. Bu sefer daha fazla virajlı ama muhteşem bir gün batımı eşliğinde Meteora -Yanya dağ yolunu; akşam üzeri, seyahat süresince beni yalnız bırakmayan yağmurun, yaklaşık 10 dakika içinde sele dönmesi ve tünelde kalan arabalarla selamlaşarak yağmurluklarımı, kışlık botlarımı ve eldivenlerimi giyip yağmurun ne zaman biteceğini tahmin edemeyeceğimden yola devam edip, akşam 8:30 gibi Yanya’ya varıp öncelikle sıcak bir restauranta girip, sonrasında kalacak yerimi ayarlayarak tamamladım.
anya bir üniversite kenti olduğundan, şehrin merkezi hareketli ve buna bağlı olarak daha pahalı. Bu sebeple restaurantın da tavsiyesine uyarak merkeze 10 dakika uzaklıktaki Old Town tarafında kalacağım Tsinoris Rooms adlı pansiyona vardım. Old Town olarak adlandırılan Perama Bölgesi’nde Otelden ziyade pansiyonlar mevcut, resepsiyon yerine zile basarak yakınlarda oturan ev sahibini çağırıyor ve pazarlığınızı yapıyorsunuz, ben restaurantın tavsiyesini de dinleyerek 25 Euro verdiğim bu pansiyonda kaldım.
Seyahatin 4. günü normal planın dışına çıkarak, Selanik’te kaldığım oteldeki resepsiyonun Yeryüzündeki Cennet olarak adlandırdığı ve mutlaka görmem için ısrar ettiği Paxoi ve Anti Paxoi Adaları’nı görmek üzere, batıya Corfu’ya gitmek yerine Paxoi Adası’na gitmek için feribotların kalktığı Igoumenitsa’ya yol aldım. Igoumentisa’da beni bekleyen sürpriz ise vardığım gün feribotun olmaması idi. Bir gün kaybetmek yerine o günü yolda geçirip Kyllini’ye doğru rotamı çevirdim. GPS’ten varacağım noktayı hesaplarken yine bir gece sürüşünün beni beklediğini biliyordum. Bu tecrübeyi neredeyse her gün edinmenin verdiği güvenle Amfilochia’da beklediğimden uzun bir dinlenme molası verdim. Tüm gün neredeyse motorda olduğum ve dikkatimin biraz daha artması için kurabiyeleri oradaki kafeden isteyip, motor yan çantamdan çıkardığım Minipresso ile hazırladığım espresso’dan bu sefer mekan sahibine de bir tane ikram ettim. O gece saat yarım gibi Kylline’ye vardım. Zakynthos sonrasinda Kefalunya olarak planladığım rotam için, limana yakın bir yer bulmam gerekiyordu. Limanın hemen arkasında, yaşlı bir kadının sahibi olduğu pansiyonda, yaklaşık 12,5 saattir motorda olduğumdan, kadının Yunanca konuşarak, benim de anlamadığını bilsem de İngilizce ve hatta Türkçe konuşarak anlaşmam, geceliği 25 Euro’dan kalacağımı bilmenin mutluluğu ile eşyaları odaya çıkarmam sanırım sadece yarım saat sürdü..
Seyahatin 5.günü, 1 saat süren feribot yolculuğu ile Zakynthos Adası’na vardım. Ada, genel itibari ile elbette sezon sonu olması nedeniyle bana oldukça sakin geldi. Önceliğim bir sonraki rotam olan Kefalunya feribotunun saatini öğrenmekti ve akşam 19:15’te Kefalunya’ya geçebileceğimi öğrendikten sonra Shipwreck Cove’a gitmek üzere bir tekne turu ayarladım.
Shipwreck Cove diğer adıyla Navagio Plajı‘na karadan ulaşım yok, ben de 25 Euro ödeyerek 3 noktaya uğrayacak ve akşam 6 gibi beni tekrar Porto Vromi Limanı’na getirecek turumu ayarladıktan sonra, motordan ihtiyacım olan malzemeleri indirip 5 günün sonunda ilk defa birilerinin benim adıma bir ulaşım aracı kullanacağını bilmenin keyfini çıkarmak üzere tekneye adımımı attım. Yaklaşık 4 saat süren tekne turu boyunca açıkçası sadece yasadışı sigara ticareti nedeniyle batırılmış ve daha sonra etrafını kumların çevrelediği ve plaja adını veren Shipwreck Koyu dışında ilgi çekici farklı bir şey yoktu. Burada ortalama 40 dakikalık bir yüzme, fotoğraf molası veriliyormuş. Ben de teknede çektiğim kahvemi yanıma alıp, o 40 dakikayı havlumu yere serip, American Press ile kahve keyfi yaparak geçirdim. Bütün seyahatim boyunca kadın bir motorcu olarak seyahat etmiş olmamın insanlar tarafından takdir edilişi ve Türk olduğumu öğrendiklerindeki şaşkınlıkları Zakynthos’ta da devam etti. Bölgenin en hareketli, barların ve gece kulüplerinin olduğu Laganas’ta Tripadvisor sayesinde en iyi restaurant olan Panos Restaurant’ı keşfettim. Burada da Arnavut Şef Garson Adriano ile hem dünyayı hem de Türkiye’yi kurtardık. Adriano’nun kardeşinin de çalıştığı Atlantis Otel, hem restauranta oldukça yakın hem de 30 Euro fiyatıyla seyahatin en uzun ve keyifli yemeğine ve konaklamasına fırsat vermiş oldu.
Seyahatin 6. günü sabah 9:15 feribotuyla, bir saatlik yolculukla Meteora gibi beni heyecanlandıran Melissiani Mağarası için yola çıktım. Melissiani Mağarası’na karadan ulaşım olduğu için akçam saat 7’de yetişmem gereken Kyllini feribotu için zamanımı doğru ayarlayabilmenin verdiği rahatlıkla neredeyse Kadıköy’den çok daha büyük, Ioannina Adalarının en büyüğü olan Kefalunya Adası’nı motorla keşfetme şansım oldu. Melissiani Mağara’sına vardığımda uzun bir kuyruk beni bekliyordu, ufak 8 kişilik teknelerle mağaranın içini gezdiren kayıkçılar muhteşem ekoyu göstermek için -şükür ki güzel sesleriyle- şarkılar söylüyorlar ve mağara hakkında bilgi veriyorlar.
Melissiani Mağarası Yunan Mitolojisi’nde Perilerin Mağarası olarak geçiyor. Ne demek istendiğini tam olarak içeri girdiğin anda anlıyorsun, güneş ışığı ile büyüleyici mavi tonlara bürünen mağarada, kendini bir çocuk kitabının gösterişli renkli çiziminde hissediyorsun. Mağara deniz seviyesinden yaklaşık 500 mt. Yükseklikte.
Yola her çıktığımda; ister motorumla yol yapıyor olayım, ister toprağa adım atıp dağları aşıyor olayım önce kafamda gideceğim rotayı düşünür sonrasında o rotayı yaşarım. Yolda yani süreçte ise, geçtiğim her yeri önce hissetmeye, sonra duymaya, sonra anlamaya çalışırım. Her yol en doğru zamanı seçer gidilmek üzere ve her yol ne anlamam gerekiyorsa onu anlamamı sağlar bitiminde. Her yol bitiminde eksilerek artmış olmanın verdiği huzurla dönerim evime...
Bu seyahatte ise yol arkadaşım Escobarista sayesinde anılarıma en çok mis kokular bıraktım…
Ekim sonu sonbaharın tüm renklerini Escobarista ile beraber keşfetmek üzere şimdilik vedalaşıyoruz.

Yorum Yap